Maarda diye bir isim yoktu aslında; o, kendi kendine verdiği bir addı. Gerçek adıyla bir bağı kalmayalı uzun zaman olmuştu. Sanki eski hayatını bir kapının arkasında bırakmış, anahtarı da bilerek kaybetmişti. O kapının ardında insanlar, sesler, kahkahalar ve anlam vardı. Bu tarafta ise yalnızca Maarda vardı—sınırları belirsiz, yönü olmayan bir varoluş. Günleri birbirine karışırdı. Sabah mıydı, gece mi, pek fark etmezdi. Perdeleri hep kapalıydı; dışarıdan gelen ışık, onun için davetsiz bir misafir gibiydi. Zamanı saatlerle değil, ekranın parlaklığıyla ölçerdi. Dünya onun için piksellerden ibaretti—gerçekliğin yumuşatılmış, mesafeli ve güvenli bir kopyası. İnsanlarla konuşmayı unutmuş gibiydi. Kelimeler zihninde vardı ama ağzından çıkmaya direnirlerdi. Bazen aynaya bakar, karşısındaki yüzün kendisine ait olup olmadığını sorgulardı. Çünkü içeride hissettiği şey ile dışarıda gördüğü şey arasında tuhaf bir kopukluk vardı. Sanki kendi hayatının seyircisiydi; sahneye çıkmayı reddeden bir oyuncu gibi. Maarda’nın dünyasında sınırlar yoktu, ama bu bir özgürlük değildi. Aksine, yönsüzlüğün ağır bir sisiydi bu. Gidecek bir yer, ulaşılacak bir hedef olmayınca, insan kendi içinde kayboluyordu. O da kaybolmuştu. Belki de en başından beri hiç bulunamamıştı. Yine de bazen, çok nadiren, pencerenin kenarına yaklaşırdı. Perdeyi aralayıp dışarıya bakardı. İnsanların yürüdüğünü, konuştuğunu, yaşadığını görürdü. O anlarda içinde küçük, neredeyse fark edilmeyecek bir şey kıpırdardı. Adını koyamadığı bir his. Belki merak, belki özlem… belki de unutulmuş bir ihtimal. Ama sonra perde tekrar kapanırdı. Ve Maarda, sınırları olmayan o daracık dünyasına geri dönerdi.
This site uses cookies to help personalise content, tailor your experience and to keep you logged in if you register.
By continuing to use this site, you are consenting to our use of cookies.